Evde 3 buçuk kiloluk kedimiz Sıtkı , ve 100 gr olduğunu tahmin ettiğim bir adet faremiz var. Kendisi türk insanının fevkalade mimari anlayışı sonucu, apartman boşluğuna bakan balkonumuza düşmüş. Cinsi iran da olsa, kedi kedidir tabii. Mutfak balkonunun önünden ayrılmayan Sıtkı, yeni ev arkadaşımızdan pek memnun değil haliyle. Biz de sevgili hoğm-meytim Bahar'la beraber hanemizde türeyen tüylü yaratık popülasyonundan çok memnun sayılmasak da, insan olmanın gerektirdiği bir biçimde kendilerini bağrımıza basıyoruz. Hatta adını bile koyduk:
RIFKI.
Gelgelelim bundan 3 sene önce Ankara'daki evimize giren minik tatlı fareciğin bünyemde yarattığı kaygıyı, şimdi hiç duymamama.... Tabii bunda; kendisiyle aramızda bulunan balkon kapısının çok etkisi olsa da; ben tamamen bunu PIXAR'a borçlu olduğumu düşünüyorum. Animasyon öğrencisi olmamın en büyük faydası evimize giren fareye sevecen tepkiler vermek olmuş. Neden derseniz şöyle açıklayayım: Çizgi filmlerin neden ve neden hayvanlar alemininde dönüp durduğunu
3 yaşından beri ciddi bir biçimde düşünüyorum. Tabii bunun açıklanabilir bir sürü sebebi var... Ama pixarla beraber benim hayatımda çok şeyin değiştiğini söyleyebilirim. Örneğin en son vizyona giren "up", özel hayatımdaki çitaları öylesine yükseltti ki, bundan böyle yalnız ölüceğimi falan düşünmeye başladım. (Bkz. ömür boyu süren aşkın hikayesi) Biz pembeyi ve mutlu sonları seven bir türüz, baştan olaya
1-0 yenik başlamışız zaten.... Tabii bu animasyon mevzusunda yapış yapış bir hümanizm, daha da ötesi vıcık vıcık bir
"animalist" düşünce sistemi var. Esra Ceyhan'ın mesaj kaygılı kadın programları misali, et yemeyen köpek balıklarının kendilerini babalarına kabul ettirmeleri (gay erkek çocuğuna gönderme); yüzgeci sakat minik balığın macerası (fiziksel engelin hayatta önem arz etmemesi), ya da kendini ünlü zanneden köpeğin hikayesi gibi birçok aslen birbirine benzeyen hikayeyi ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyolar derkeeeen... Bi bakmışım, evdeki davetsiz misafir minik fareciği peynir ile besliyorun! (evet, tutamıyorum kendimi, yarın da reçel vericem)
İnsanları topla tüfekle değil, medyayla; sanatla vurabildiğiniz bugünlerde, yine üstün türk mimarisinin deneysel bir eseri olan apartmanımızın yapısı gereği üst komşumuzla edindiğimiz diologtan bahsetmek isterim mesela. Biz
7 katlı bir apartmanın 1. katında oturmaktayız ve bir futbol sahasının
4'te biri kadar bir terasımız var! Yani bu demek oluyor ki, bu gereksiz ebatlardaki terasa, yukarıdan komşu çocuğu ayakkabısıdır, mandaldır, bazen şişedir (!) düşüyor işte, yapıcak bişey yok... Bunun yanında yan komşumuz ve aynı zamanda ev sahibimiz olan 60 yaşındaki emekli öğretmen Gülsen teyzeyle yanyana olan teraslarımız, apartmanda tansiyonu oldukça yüksek tartışmalara sebep vermekte. 5. katta oturan ve arada bir kibarca kapımızı çalıp
2 yaşındaki minik oğlunun balkondan fırlatmaya bayıldığı patileri rica eden bu tatlı genç bayanla kanlı bıçaklı olan ev sahibimizin iletişimi gerçekten taktire şayan (!) Bugün ayaküstü bir apartman sohbeti sırasında, kucağıma alıp sevdiğim oğluna "hadi bakalım, atatürk duruşı yap bakiyim ablaya" dedikten hemen sonra; "Biz başörtülüyüz diye yapıyorlar hep bunları. Ama evime gelin her yerde Atatürk var, ben çocuklarımı Cumhuriyet Yürüyüşlerine götürüyorum, bir ulusun beraberliğinin önemini anlatıyorum onlara... Mesela Türkan Saylan öldü, çok üzüldüm...." demesi, toplumun Musa Hazretleri dokunmuşçasına nasıl da ortadan ikiye CÖRK diye ayrıldığını bir kez daha gösterdi bana. Karşımda duran ve bana artık başörtüsünü onu yanlı zannetmesinler diye toplu iğneyle bağlamadığını 5 dakikalık bir sohbette bana ifade etmeye uğraşan bu naif, tatlı genç kadının sözleri mahvetti beni. Kendini anlatamamış olması, içinde yaşadığı toplumda yalnış anlaşılma korkusu ve beraber yaşadığı insanlara duyduğu saygısıyla, insan olmanın ne olduğunu ve ne olmadığını anlatıverdi kısacık bir zamanda.
Bütün bunlar yanyana geldiğinde, evet; gazete falan okumuyorum ben artık. Haberleri de seyretmiyorum. Çizgi filmden kimseye zarar gelmemiş. Birileriyle yanyana yaşamayı öğrenene kadar da izlemicem. Şimdi böyle bunları yazınca gidip fareciği besleyesim geldi. Sabah yemiş peynirlerini, gidip biraz daha vereyim. Dünya zaten onun için fazla büyük ve gözümüzde devleştirdiğimiz "insanlığımız" onlara yeterince yaşam hakkı tanımıyor ne yazık ki. Hoş mesele, hayvan sevmek ya da sevmemek de değil... Yapıştır yaftayı gitsin hesabı... Ne de olsa etiketlemek işimize gelen en kolayı...
Hepinizi sevgiyle selamlarım.
Tanrı... Canı neyi istiyosa onu korusun. Amen.
P.S: Gülsen Teyze'yi hiç ama hiç sevmiyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder